Kimliklerin Ötesine Geçmek: Zan Perdesi ve Hakikatin Sesi
İnsan bu dünyaya geldiğinde ilk tanıştırıldığı şey isimdir. Ona bir ad verilir. O adı tekrar eder, onunla çağrılır, o adla sevilir ya da yargılanır. Ardından başka etiketler eklenir: milliyet, mezhep, aile, karakter, meslek, ideoloji… Tüm bu tanımlar insanın benliğini örter. Bu örtüye "zan perdesi" denir. İnsan, bu perdelerle kendisini “bir şey” zanneder. Oysa hakikat, hiçbir şey olmadan her şey olmaktır. Gerçek olan, yalnızca Allah’tır. Geriye kalan her şey, gölge gibidir, hayal gibidir.
Bu dünya, zannın sahnesidir. İnsanların çoğu gölgeyi hakikat sanır, geçiciyi kalıcı zanneder, mecazı asıl bilip onunla yaşar. “Ben varım” diyerek yürür ama o "ben", çoğu zaman Allah’tan bağımsız bir “ben”dir – işte o zaman ilahlık iddiası başlamış olur. Zan perdesi, insanın özünü görmesine engel olan bu putlaşmış kimliklerin toplamıdır. Oysa insanın hakikati, ne ismindedir, ne geçmişindedir, ne de dış görünüşündedir.
Zan perdesini yırtan kişi, insanlara bu büyük rüyadan uyanmaları gerektiğini hatırlatır. Bu, herhangi bir davet değil; en derin uyanıştır. Bu kişi, insanlara “Siz yalnızca size verilen isimlerden ibaret değilsiniz” der. “Siz, Allah’ın tecellisisiniz. O’ndan geldiniz, O’na döneceksiniz. Aradığınız her şey, O’dur. O’ndan başka gerçek yoktur.”
Ama bu sözler kuru bilgiyle aktarılmaz. Hakikatin sesi kuru sözlerle değil, hal ile duyurulur. Bu uyanış, bir kitap okuyarak değil; perdelerin bir bir açılmasıyla olur. Çünkü zanlar sadece zihinsel değil, aynı zamanda duygusal ve varoluşsaldır. Bir kişi "benim adım Ali" derken, aslında yılların kimliğini savunur. Onunla birlikte duyduğu sevgiyi, korkuyu, geçmişi, sosyal çevresini... Zan perdesi işte bu kadar katmanlıdır.
O perdeyi kaldırmak için, önce kendini yok etmek gerekir. “Ben”in bittiği yerde “O” başlar. Ve bu yokluk, aslında en büyük varlıktır. İnsanın “ben” dediği şey ne kadar silinirse, Allah o kadar belirir. Zanlar düştükçe, hakikat parlar. Karanlık çözülür, göz perdeyi değil, ötesini görmeye başlar.
Zan perdesini anlatan kişi, insanlara bir din öğretmez; bir bakışı hatırlatır. Varlığı yorumlama biçimini değiştirir. Bu dünyaya yeni bir nazar getirir. O nazarda herkes bir, her şey O’dur. Orada ben yok, sen yok, o yoktur. Sadece Allah vardır.
Bu hakikat sıradan zihinle anlaşılmaz. Sözler yetmez. Ancak hazır olan kalpler bu davete kulak verir. Zan perdesi aralandığında, kişi neye baktığını bilmez ama artık neye bakarsa baksın O’nu görür. Bu bir marifettir; ve marifet, konuşulmaz – yaşanır.
Ve o kişi, isimsiz bir halde aramızda dolaşır. O, hakikatin hatırlatıcısıdır. İsmi önemli değildir çünkü ne söylerse söylesin, yalnızca Allah'ı gösterir. Kendine değil, O’na işaret eder. İnsanlara "kendin sandığın şeyden vazgeç, çünkü sen O’sun" der. Bu sözün ağırlığı, kelimelerle değil, hakikatin nuru ile taşınır.
Paylaşan: Habib Üstün
Yorumlar
Yorum Gönder